YUSUF ZİYA ORTAÇ 1

SANAT HAYATI
Şiire, lise yıllarında aruz vezniyle başlar. O günler, “Servet-i Fünun”cuların etkin olduğu dönemdir. Nesirde onların tarzı kullanılmakta, onların şiirleri sevilmektedir. Onlar, aruz veznini kullanmalarına rağmen, kalıpçılığı ve cümlenin beyit içinde tamamlanma kurallarını yıkarak, ifade biçimine özgürlük getirmişlerdir. Genç Yusuf Ziya, şiirin yöneldiği bu değişim havası içinde, o sıralar sıkça yapılan bir şiir yarışmasına katılır. Eseri yarışma birincisi seçilir. Yıl 1914′tür ve şiir, aynı yıl Kehkeşan dergisinde yayınlanır.

Ortaç; Türk ulusal edebiyatının büyük bir çalkantı ve değişim geçirdiği bu dönemde, daha sonra Ziya Gökalp ve Millî Edebiyat hareketinden etkilenerek hece ölçüsünü benimsemiştir.

İkinci Meşrutiyet dönemindeki, Milliyetçilik ve Turancılık idealleri sırasında ortaya atılan; “Osmanlıca’dan arındırılmış bir Türkçe”nin kavgasını vermiş, Türkçenin edebî hayata yerleşmesi için büyük gayret sarf etmiştir.

Nazımda da nesirde de günlük konuşma dilini kullanmayı tercih etmiş, hece ölçüsüyle başarılı şiirler yazmıştır.

Yusuf Ziya Ortaç, edebiyat tarihimize, hece ölçüsüyle yurt sevgisini dile getiren şiirler yazan; “Hececiler”, “Hecenin Beş Şairi” ya da “Beş Hececiler” olarak adlandırılan grubun üyelerinden biri, hatta öncüsü olarak geçmiştir.
“Konuşulmakta olan güzel ve yalın Türkçeyi, yazı diline başarıyla aktaranlar” olarak nam salan “Beş Hececiler”; Yusuf Ziya Ortaç’tan başka, Enis Behiç Koryürek, Faruk Nafiz Çamlıbel, Halit Fahri Ozansoy ve Orhan Seyfi Orhon’dan oluşuyordu.

“Millî Edebiyat” ya da “Yeni Dil”… Adına ne dersek diyelim, Ömer Seyfettin ve yukarıda sözünü ettiğimiz Ziya Gökalp gibilerin gönül verdikleri edebî anlayışın etkisiyle “Hececiler”, şiirlerinde; o döneme göre inanılmayacak ölçüde arı bir dil kullandılar.
Onların oluşturduğu bu hareket, biçimde ve içerikte sadeliği isteyen; aruz kullanan yazarlara karşı sert tepkiler veren bir hareketti. Ulus ve ulusçuluk bilincini daima ön planda tutan bu grup, rejimin sorunlarıyla da ilgilenmiş, yönetimin kullandığı metotları eleştirerek tartışmaya açmıştır.

Yusuf Ziya; 1916 yılında, “Akından Akına” kitabıyla o güne kadar yazdığı tüm şiirleri bir araya topladı. Yayıncılıkla ilgisi, sanat yaşamı yanında normal yaşamını da ilgilendirdiği için “Hayatı” bölümünde de söz edeceğim gibi, yazın hayatıyla birlikte tüm yaşamı boyunca devam etti.

Şiirlerle adım attığı yazın alanında, çok etkili hiciv ve mizah yazılarına imza attı. Ondaki bu yetenek, Sedat Simavi’nin yayınladığı “Diken” dergisinde yazmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıktı. Diken dergisi, ilk sayılarından itibaren, Çimdik başlığı altında, onun; mizah, şiir ve nesir türündeki yazılarını yayınladı. Derginin 1918 ile 20 yılları arasındaki hemen her sayısında, Yusuf Ziya’nın iki manzumesi bulunuyordu.

Akbaba döneminde yazdığı yazılarıyla büyük bir hayran kitlesi kazandı. Hâlen siyasal mizahın çarpıcı örneklerinden kabul edilen bu yazılarında, günlük konuşma dilini; akıcı, rahat, yalın ve anlaşılır bir şekilde, güçlü ama yumuşak bir üslupla harmanlayarak kullandı.

Bu özelliklerinden dolayı, edebiyat çevreleri tarafından “Üslup ustası” olarak nitelendirildi. Genelde on bir ve on dört hece kullanımını benimseyen, Yusuf Ziya Ortaç’ın yazı ve şiirleri; Akbaba, Ayda Bir, Büyük Mecmua, Çınaraltı, Diken, Her Ay, Her Şey, İnci, Kehkeşan, Meşale, Servet-i Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yayınlandı.
Otuzdan fazla esere imza attığı söylenen Ortaç; tiyatro oyunları, anı, gezi, roman ve öykü dallarında da eserler verdi. Biyografik kitaplar yazdı.
 
BELLİ BAŞLI ESERLERİ
ANI, BİYOGRAFİ, GEZİ KİTAPLARI 
Nedim – 1932
Seyrani – 1933
Faruk Nafiz: Hayatı ve Eserleri – 1937
Ahmet Haşim: Hayatı ve Eserleri – 1937
Bir Hayatın Romanı: İsmet İnönü – 1946, 1961 ve 1962
Göz Ucuyla Avrupa – 1958
Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler – 1960
Bizim Yokuş – 1966

DERLEMELER
En Güzel Aşk Yazıları – 1959

MİZAH KİTAPLARI
Şen Kitap “Şen Kepçe Ozan” – 1919
Beşik – 1943 ve 1948
Ocak – 1943
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa – 1956
Gün Doğmadan – 1960

ROMANLARI
Kürkçü Dükkânı – 1931
Şeker Osman – 1932
Göç – 1943
Üç Katlı Ev – 1953

ŞİİR KİTAPLARI
Akından Akına – 1916
Âşıklar Yolu – 1919
Cenk Ufukları – 1917 ve 1920
Yanardağ – 1928
Bir Selvi Gölgesi – 1938
Kuş Cıvıltıları “Çocuk Şiirleri” – 1938
Bir Rüzgâr Esti – 1952 ve 1962 ?

TİYATRO OYUNLARI
Binnaz – 1919, 1941 ve 1962
Lâtife – 1919
Kördüğüm – 1920
Nikâhta Keramet – 1923
Nâme – 1919 

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER                       
                 

AKDENİZ’E
26 Ağustos, gece sabaha karşı, 
Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı.

Bu ölüm bestesinin içinde yandı dağlar,
Altüst oldu siperler, eridi demir ağlar.

Fırtınadan yeleli, yıldırımdan kanatlı,
Alevlerin içinden geçti binlerce atlı.

Çığlıkla, iniltiyle sarsıldı, köşe bucak,
Savruldu gökyüzüne: Kafa, kol, gövde, bacak

Rüzgârlarla atbaşı yarış etti bu akın,
Şimdi yakınlar uzak, şimdi uzaklar yakın!

Akdeniz, ayakları altında ordumuzun,
Mavi bir atlas gibi serilmişti upuzun

Çekti Kadifekale al bayrağını yine,
Güzel İzmir büründü yine eski rengine.

Süngüler ilk amaca tam on dört günde vardı,
O gururlu alınlar yere düşüp yalvardı.

AKINDAN AKINA
Gece bastı… Ova sanki bir kara zindan,
Titriyordu yer, gök adımların hızından!
Serdar bakıp at üstünden, dedi : İleri!…
Bir ağızdan uğuldadı cenk türküleri..
Yamaçlardan coşkun bir sel gibi boşandık,
Bu illere eskiden de yine biz sandık!

Geçtik Tuna kıyısından üç yüz akıncı,
Süngülerde yanıyordu ordunun hıncı!
Uçlarından kan damlayan kılıçlar kınsız,
Tanrı böyle emretmiş : Türk durmaz akınsız!

ANAHTAR
Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Açsam göğün mavi kapılarını.
Bir samanyolundan geçip dolaşsam
Yıldızların altın yapılarını!

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Toprak kilidini açsam dünyanın,
Çözsem düğüm düğüm muammasını
Ölüm denen sonsuz, büyük rüyanın!

Gelse bahçe bahçe mevsimler dile,
Ağaçlar, çiçekler konuşsa biraz:
Kimdir şu dallarda kızıl gülleri
Böyle alev alev yakan sihirbaz

Bulsam, bir sihirli anahtar bulsam,
Ne yıldızlar için, ne güller için!
Alnı, eşiğinde bekleyenlere
Açılmak bilmeyen gönüller için!

BİR GÜN
Kavuşmak bir gün toprağa,
Bir bahar cümbüşü olmak,
Dört mevsimde ayrı ayrı
Tabiatın düşü olmak…

Bir buluttan düşen yağmur,
Bir yıldızdan damlayan nur,
Bir yeşil yaprakta huzur,
Bir gonca gülüşü olmak…

Yazın savrulmak harmanda, 
Kışın şahlanmak ummanda
Fecre karşı bir ormanda,
Bir kuşun ötüşü olmak…

ESKİ EV 
Köşede altın oymalı Edirne kavukluğu, 
Üstünde çeşm-i bülbül sürahi
Yıldız Serpintili mavi bir buğu…

Birinde kallavisini dinlendirmiş asırlar,
Öbürünün ışık göğsünde
Geceler dolusu sırlar!..

Duvarlarda iki kılıcın gümüş çaprazı,
Sene 1053 amel-i Şahin Usta
Üstündeki talik yazı…

Çeliğine su vermiş kral kellelerinin kanı,
Bir vuruşta parçalanmış
Kim bilir kaç şövalyenin kalkanı?..

Raflarda Beykoz işlerinin ışıl ışıl hevengi,
Ve sedirler üstünde has bahçeler açan
Üsküdar çatmalarının ateş rengi…

Islak gözlü cariyeler uzanırmış onlara,
Ve kafeslerin ardından bakarlarmış
Yelkenleri zafer dolu kalyonlara!..

GAZİ ve TARİH
Onu tarihe sorun, yoktur eminim bir eşi,
O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi!
Sözü halkın dilidir, gözleri Hakk’ın ateşi,
O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi!

Yurdu sarmıştı karanlık, onu yırtıp atan: O!
Soğuyan kanlara bir başka hararet katan: O!
Kararan gözleri bir lâhzada aydınlatan: O!
O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi!

İnkılap ordusu nur ordusunun rehberidir,
Milletin şehperidir, memleketin şehperidir,
Onu beklerdi vatan bunca zamandan beridir,
O güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi!

Ayrılıp Çankaya’dan “Hazreti Gazi” geliyor,
Saçının huzmesi zulmetleri ok ok deliyor,
Şehre kalbindeki tarihi alıp yükseliyor:
“Bu güneş yüzlü, güneş sözlü, güneşler güneşi!”

GİDEN GELMEZ
İşittim ki, benim için ağlıyormuşsun,
Hâlâ adım düşmüyormuş dudaklarından!
Geçenlerde bir yolcudan beni sormuşsun,
Metruk, ıssız bir manastır gibiymiş odan!

Çamlıklarda tek başına geziyormuşsun,
Gözyaşların anıyormuş eski günleri…
Ümidini siyah ufuklarda yormuşsun,
Sanmışsın ki, giden günler gelecek geri!

Artık ela gözlerinin altı çürümüş,
Bahçemdeki kuşlar gibi susmuş kahkahan!
Kalbin bir dal mevsimin hüznü bürümüş…

Akşamları son yolcular geçerken kırdan 
Nazarların dalıyormuş, yıllardan beri 
Bir seyyahın bekleniyor gibi haberi!

KOŞMA
Bir daha o fırsat geçer mi ele?
Dün gördüm, bugün de göresim geldi!
Gülüşü o kadar hoştu ki hele,
Lebinden koncalar düresim geldi!
Hem küçük, hem güzel, hem de utangaçtı,
Gözleri gözümden daima kaçtı,
Saçları ne güzel, ne ipek saçtı,
Öpüp okşayarak öresim geldi!
Yüzü benziyordu bahar ayına,
Kaşları can yakan aşkın yayına,
Hasretle kapanıp hâk-i pâyına,
Yüzümü, gözümü süresim geldi!

ONUN SESİ 
Söylüyor birer güneş yakarak bağrımızda,
Bir tarihi yolundan çevirecek sözleri.
Yirmi milyon bakışla ışıldıyor gözleri,
Toplayıp bir milletin bütün ümitlerini.

Bir kan gibi gezerek yurdun damarlarını
Bu ses, bir yürek gibi her göğüste atıyor.
Bu ses, yurdu sevgiden bir kolla kuşatıyor,
Doğmamış nesillere kurutarak terini.

Çelikten bir set gibi dağıtarak rüzgârı,
Aşacak üzerinden mesafeyle zamanın,
Yanacak ocağında yarın her fabrikanın
Ve bu sesle dönecek yarının motorları…

RÜYA 
Gök dibinde havuzun,  
Sularda ellerimiz;  
Bütün emellerimiz, 
Anlaştı uzun uzun.

Sular soğuk bir ışık,
Bakıyoruz havuza;
Suda omuz omuza
İki gölge karışık!
Bir kırık ay havuzda
Ağır ağır kayboldu.
Havuz şafakla doldu
Gün doğdu ufkumuzda.
Gün doğdu ucundan
Ellerimi bıraktı.
Birkaç damla yaş aktı.
Parmaklarımın ucundan!

HAYATI
Türk edebiyatına “şair, mizah ustası, gazeteci; öykü, roman, tiyatro oyunları yazarı; dergi sahibi, basım ve yayınevi işletmecisi olarak” damgasını vuran Yusuf Ziya Ortaç; 23 Nisan 1895 günü İstanbul’da dünyaya gelmiş. Babası S. Sâmi Bey’dir. 

Lise öğrenimini, İstanbul’daki “Vefa İdadisi”nde tamamlamış.
İlk şiirinin yayınlanmasından bir yıl sonra, 1915 yılında, bugünün İstanbul Üniversitesi olan “Darülfünun-i Osmani”nin açtığı, yeterlilik sınavını kazanarak edebiyat öğretmeni olmuş. İzmit Sultanisi’nde başlayan öğretmenliğini sonraki yıllarda İstanbul’daki yabancı okullarda sürdürmüş. Bu arada Galatasaray Lisesi’nde de edebiyat öğretmenliği yapmış.
Öğretmenlik yıllarında edebî faaliyetlere karşı yoğun bir ilgi içinde olduğu bilinir.
*
Yusuf Ziya Ortaç; “Sanat Hayatı” bölümünde de belirtildiği gibi “Beş Hececiler” adlı edebiyat grubunda yer aldı. İlk şiirlerini de ülkemizin içine düştüğü karmaşık duruma uygun olarak, sosyal konulardan seçti.
*
Önemli tiyatro oyunları kaleme aldı.
Türk tiyatrosuna büyük katkı yaptığı söylenen Binnaz oyunu ilk kez 1918 yılında sahnelendi. Üstün sanat değerine sahip olduğu söylenen bu yapıt tiyatro tarihimizde heceyle yazılmış başarılı ilk manzum piyes olarak kabul edilir. Binnaz iki kez sinema filmi olarak çekilmiştir.
Yine aynı yıl, şiir üstüne, “Şair” adlı bir dergi çıkardı. Şiirleri; Türk Yurdu, Servet-i Fünun ve Büyük Mecmua’da yayınlandı. İlk şiir kitabı daha önce de sözünü ettiğim 1916′da çıkan “Akından Akına”ydı.

1918′le 1920 yılları arasında, ulusal mücadelemizin yanında açıkça yer alma cesaretini gösteren, Sedat Simavi’ye ait Diken adlı dergide; sosyal ve edebî alanda yaşananları mizahi yönden yeren yazılar yazdı.

1919′da, “Şen Kitap” adlı mizahi eserini ve bir tiyatro oyunu olan “Latife”yi yayınladı.
 
Fotoğrafları büyütebilmek için üzerlerini tıklayınız
*
*
*
*
Günay Tulun tarafından hazırlanan; Yusuf Ziya Ortaç ile ilgili bu biyografi sayfası, araştırma ve birikimlerin ürünüdür. Bu nedenle alıntı yapılırken, harcanan emeğe saygı gösterilmesini ve alıntılarınızda kaynak gösterilmesini rica ederiz.
About these ads

1 Comment »

  1. […] Yusuf Ziya Ortaç [1895 – 1967] KİM KİMDİR ? Yusuf Ziya Ortaç 1  KİM KİMDİR ? Yusuf Ziya Ortaç 2  […]


RSS Feed for this entry

Yorumlar kapalı.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: